Oldukça sık yaşamaya başladığım bir duygudan bahsetmek istiyorum: "Ben yanlış gelmişim!"
Düzenli şeylerden sıkılırım ben. Aynı saatte gidip geldiğim bir iş mesela, ya da sıradanlaşan günler... Monotonluk tonton bir şey değil benim gözümde, alışkanlıklardan doğan düzenli ve güvenli yaşam sıkıcı. Düzenli ve güvenli hatta "garanti" yaşam peşinde koşanların olduğu bir yerde yaşarken o çerçeveye girmedikçe de "ben yanlış gelmişim" hissini yaşamaya devam edeceğimi biliyorum.
Anlamlı gelmeyen bir işte sırf para kazanmak daha kötüsü daha çok para kazanmak için çalışmak, neden?
Bir diğer "ben yanlış gelmişim" hissi yaşatan yer de okul. Gitmeye devam ettiğim, daha önce de belirttiğim gibi yüksek ile taçlandırma yolunda ilerlediğim yer biricik okulum. Okulumu seviyorum; ama dayatılan şeyleri sevmiyorum. Zorunda olduğum için ilgimi çekmeyen bir alanda okuma yapmak ve sonra da o konuya dair bir şeyler yazmaya çalışmak bana anlamlı gelmiyor. Ya da durmaksızın okumak zorunda bırakılmak! Bana okuduklarımı anlama ve anlamlandırma zamanı tanımıyorlar. Okuduklarımı uygulamak, anlamlı bir şekilde hayatımda bir yerlere dahil etmek istiyorum ben. O kadar yoğun şeyler veriliyor ki, değil anlamlandırıp hayata geçirmek ve üzerine yeni şeyler eklemek, onları okuyacak zamanım bile olmuyor.
Okumayı seviyorum; ama not alabilmek için düşünmeye vakit bulmaksızın, körü körüne okumak ve eleştirel yaklaşamadan her okuduğuna inan biri olma yolunda ilerlemek, neden?
Bugün resmiyete dökmeye karar verdiğim bir "ben yanlış gelmişim" hissi de yaşadığım ev. Kesinlikle bu eve yanlış gelmişim ve en yakın zamanda da buradan uçabilmeyi diliyorum. Adeta tüm kiralarını ödeyen, gerektiği yerde ve zamanda temizlik ve yemek yapan, alışverişe giden bir misafir gibiyim evde. Bir karar alınırken bir kez bile bana danışılmadı şimdiye kadar (ki uzun zamandır bu evde yaşan bir bireyim, öyle sanıyorum yani kendimi) gelen misafir ya da biri olduğunda hiç haber verilmedi bana, hep eve geldiğimde ya da kapıyı açtığımda öğrendim gelen gideni. Ev üyelerinden bir yere giden gelen olduğunda haberim olmaz, olursa da bunu başkalarından öğrenirim genelde. Elbette aynı evde yaşıyoruz diye benimle de arkadaş olacak değiller, öyle bir gereklilik olmadığının farkındayım. Ama evin kirasını ödeyenlerden biri de bensem bazı şeyleri paylaşmamız da gerekmez mi? İşte "yanlış gelmişim" buraya da. Ve uzun süredir bunu hissettiğim halde de gitmiyor olmak benim hatam tabi ki.
Ben yanlış gelmişim cümleleri ile dolup taşan hayatımı kendimce iyi hissettiğim yöne yönlendirmem gerek, evet.
O zaman ne yapıyorum?
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
27 Aralık 2016 Salı
12 Ekim 2016 Çarşamba
silen beyin .)
Beynimin bu huyunu seviyorum. Bazen beni gereksiz aynılıklara sürüklese de, hafifleten de bir şey beni.
Silen beyin benimki. Geçmişte sorun yaşadığım insanlara karşı uzun süreli küslük durumu koruyamıyorum ya da kin tutamıyorum. Halbuse haksızlık olaylarında çılgın sinirlenir ve haksızlık eden kişiyi ettiğine pişman edesim gelir. Yaparım da o anda, maille ya da oradan buradan şikayet ve geri bildirim konusunda kendimi aştım hatta şu sıra. Kin tutabilen biriyim de sanıyordum kendimi aslında. Ama bir kişi ile aramda yaşanan olumsuz bir ey varsa onu beynimin sildiğini fark ettim. Misal biri ile çok büyük sorunlar yaşadık, zamanında çok da kırılıp üzüldüm ama beyin onları depolamamış. Birçoklarının rahatça yaptığı yok sayıp yüzüne bakmamak ya da ne bileyim her yerden silip engellemek yapabildiğim şeyler olamamış. Bunu fark etmek beni çılgın hafifletti.
"Ulen beynim, seviyorum seni, bu ne tatlı huzur ve hafiflik bana bahşettiğin!" dedim ve o insana içimden geçmişe mazi deyip bisküvi uzattım gülümseyerek. Yaptım bunu, çok da iyi geldi bana =) Bir daha o kadar güvenmek ya da inanmak değil o insana ama var ya sonuçta, sevmek lazım, böyle böyle güzelleşecek dünya!
Öyle işte, benim o anda elimde bisküvi vardı; ama siz yapın kurabiyenizi ve çıkın paylaşın onu. Sırf var olduğu için gülümseyin ve uzatın birilerine. İyi gelecek size de. İlla küs olduklarınızı bulmanıza gerek yok, parkta oturan yaşlı amca-teyze, ortalıkta koşuşturan çocuklar ya da marketteki kasiyer... Paylaşın!
Öyle şeyler... Kahvemi "silen beyin" şerefine kaldırıyorum!
Silen beyin benimki. Geçmişte sorun yaşadığım insanlara karşı uzun süreli küslük durumu koruyamıyorum ya da kin tutamıyorum. Halbuse haksızlık olaylarında çılgın sinirlenir ve haksızlık eden kişiyi ettiğine pişman edesim gelir. Yaparım da o anda, maille ya da oradan buradan şikayet ve geri bildirim konusunda kendimi aştım hatta şu sıra. Kin tutabilen biriyim de sanıyordum kendimi aslında. Ama bir kişi ile aramda yaşanan olumsuz bir ey varsa onu beynimin sildiğini fark ettim. Misal biri ile çok büyük sorunlar yaşadık, zamanında çok da kırılıp üzüldüm ama beyin onları depolamamış. Birçoklarının rahatça yaptığı yok sayıp yüzüne bakmamak ya da ne bileyim her yerden silip engellemek yapabildiğim şeyler olamamış. Bunu fark etmek beni çılgın hafifletti.
"Ulen beynim, seviyorum seni, bu ne tatlı huzur ve hafiflik bana bahşettiğin!" dedim ve o insana içimden geçmişe mazi deyip bisküvi uzattım gülümseyerek. Yaptım bunu, çok da iyi geldi bana =) Bir daha o kadar güvenmek ya da inanmak değil o insana ama var ya sonuçta, sevmek lazım, böyle böyle güzelleşecek dünya!
Öyle işte, benim o anda elimde bisküvi vardı; ama siz yapın kurabiyenizi ve çıkın paylaşın onu. Sırf var olduğu için gülümseyin ve uzatın birilerine. İyi gelecek size de. İlla küs olduklarınızı bulmanıza gerek yok, parkta oturan yaşlı amca-teyze, ortalıkta koşuşturan çocuklar ya da marketteki kasiyer... Paylaşın!
Öyle şeyler... Kahvemi "silen beyin" şerefine kaldırıyorum!
8 Ekim 2016 Cumartesi
olması gerektiği gibi. mi?
Pişmanlıklarımdan bahsetmek istiyorum. Ve inatla bunları sürdürüyor oluşumdan... Eğitim fakültesi mezunu, bir yılını atanabilmek için sınava ayırmış, işsiz, anlam sorgulamasından anlamasız çıkmış bir zavallıyım. Ve aynı bölümde yüksek lisansa başladım.
Acı kısmı ilk tercihim fizik öğretmenliği idi, hatta tek bile diyebiliriz. Ve öğretmen olmak, atanabilmek isteği ile dolu idim. Birilerinin hayatına dokunabilmek, yapabilirsem değiştirebilmek ve güzelleştirebilmek gibi hayallerim vardı. Oysa şimdi kendi hayatıma bile dokunamayacak kadar acizim ve kocaman bir mutsuzlukla doluyum. Evet, çokça kişi çabuk pes ettiğimi düşünebilir. Kimileri zaten bu konuda çaba harcamadığımdan, demek ki hak etmediğimden filan bahsedebilir size. Ama içeride işler öyle değil. İçimde kocaman pişmanlıklar, bir büyük umutsuzluk ve artık gelse dediğim ölüm arzusu var...
Kaybedecek ya da kazanacak bir şeyim kalmamış gibiyim. Hep dediğim gibi, bugün ölsem üzülmem, aksine sanırım mücadele etmek ya da yaşamak zorunda kalmadığım için sevinirim bile. Ama yok, o konu bile istediğim gibi olmuyor ne yazık ki.
Hayattaki anlamı yitirdim. Anlam yoksa hiçbir şey yok demektir.
Derken içimde bir umut. Tanrım yoksa deliriyor muyum? Yüksek lisans yeni bir başlangıç olabilir diyor içimdeki ses. Sana çok farklı kapılar açabilir. Hem insanların hayatına dokunmak için illa ki öğretmen olacaksın diye bir şart yok ki canım diyor sonra. Pekala farklı şeyler yaparak, farklı fırsatlarla da yapabilirsin bunu.
Üniversite size meslek kazandırmaz, vizyon kazandırır.
Durma diyor içime dolan umut, umut varsa her şey yoluna girer. Sen değil miydin, "... dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey!" cümlelerini çılgınlarcasına benimseyen. Durma o zaman, sev! diyor. Yaşama sevinci "olacak olan olur." rahatlığı ile doluyor içime. Tüm bunlar birden bire oluyor.
Ve yankılanıyor içimde "her şey birden bire oldu!" dizeleri, müziği.
Yoruluyorum. Bu ikilik beni yoruyor. Bu ani geçişteki en dip mutsuzluk/umutsuzluk ve çılgın umut! Biraz da korkuyor muyum kendimden ne?
Sonra pizza yiyorum ve duruluyor iç dünyam. Uçurum kenarında dolaşırken anlık delilikle atladığımda hiç beklemediğim zamanda açılan paraşüt gibisin pizza.
24 Haziran 2016 Cuma
kendime not.
Sevgili kendim,
Öncelikle, henüz tombullaşma çabasında olduğunu unutma kendini olmuş bir tombulruh sanma. Alabildiğini aldıkça daha fazla alabildiğini göreceksin, şaşırma.
En birincisi, sev! Çok sev, hayattaki en değişmez şeyin sevgi olsun. Ayrım yapmadan sev, herkesi her şeyi sev! Ne demiş Nazım Hikmet: "İnsanlarımı seviyorum. Bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum.” Sen de sev!
En sonunda elinde kalacak olan şey: Hiçbir şey. Şu an ölsen mesela, elinde olan bir hiçlik olacak. Geride kalanların elinde olacak anılar, yazılar, şunlar bunlar.. O yüzden almaya değil, vermeye bak. Her tartışmada ya da ayrılma anında bunu hatırla: Senin değil, onların elinde kalacak bir şeyler. Ne bırakmak istersin geride? Buna göre yaşa.
Bir türlü edinemediğin erken kalkma huyunu edin. Daha çok an yakalayabilir ve daha lezzetli yaşayabilirsin böylece.
Yaşamak demişken, zamanı öldürmeyi bir kenara bırakmayı da öğren. Alışkanlıklarını değiştir. Mesela daha az yap boş izlemelerini ve daha az zaman geçir telefonunla. Geçirdiğin zamanı kaliteli yaşamayı bil.
Daha çok hareket etsen çok şahane olur. Yıllar sonra ağrılı bacaklar, kıpırdamaya korkan bir bel istemezsin. Çünkü olur da 101 yaşına kadar yaşarsan gerçekten; evet, gezerek yaşamalı ve hoplaya zıplaya ölmelisin.
Olaylar karşısında karamsar olmak ve beklemek yerine "harekete geç!" Çünkü şikayet ederken boş boş durduğun sürece hiçbir şey değişmeyecek. Farklı şeyler dene, elinde patlasın boşver sen yine de dene. Farklı şeyler denemekten korkma. Aynı noktaya çıkacak olsa bile, olsun, sen bir şeyler yap. Boş boş durakta "otobüs de gelmedi." diye söylenmek yerine diğer seçenekleri değerlendirmek gibi düşün bunu. Aynı saatte evde olsan bile, en azından daha çok hareket etmiş, daha çok an yakalamış ve daha az söylenerek enerjini daha olumlu kullanmış böylece daha huzurlu, mutlu olmuş olursun.
Bazen bunu unuttuğunu görüyorum, unutma: Hayat sana daima senin için en iyi olanı sunuyor. Üst üste gelince tuttuğun her dal kırılmış elinde kalmış gibi olabilir, bunu olumsuz görme. Farklı şekilde bakmayı dene. Belki de gerekli olan bir yerlere asılı bir dal değil de, ilerlerken yolunda kullanışlı olacak bir sopadır.
Şimdilik bu kadar olsun bakalım. Bunları hayatında ilke haline getirene kadar her sabah bunları okuyarak güne başla, ilaveler oldukça yazarsın bize sevgili ben. Öpüyorum yanaklarından.
Öncelikle, henüz tombullaşma çabasında olduğunu unutma kendini olmuş bir tombulruh sanma. Alabildiğini aldıkça daha fazla alabildiğini göreceksin, şaşırma.
En birincisi, sev! Çok sev, hayattaki en değişmez şeyin sevgi olsun. Ayrım yapmadan sev, herkesi her şeyi sev! Ne demiş Nazım Hikmet: "İnsanlarımı seviyorum. Bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum.” Sen de sev!
En sonunda elinde kalacak olan şey: Hiçbir şey. Şu an ölsen mesela, elinde olan bir hiçlik olacak. Geride kalanların elinde olacak anılar, yazılar, şunlar bunlar.. O yüzden almaya değil, vermeye bak. Her tartışmada ya da ayrılma anında bunu hatırla: Senin değil, onların elinde kalacak bir şeyler. Ne bırakmak istersin geride? Buna göre yaşa.
Bir türlü edinemediğin erken kalkma huyunu edin. Daha çok an yakalayabilir ve daha lezzetli yaşayabilirsin böylece.
Yaşamak demişken, zamanı öldürmeyi bir kenara bırakmayı da öğren. Alışkanlıklarını değiştir. Mesela daha az yap boş izlemelerini ve daha az zaman geçir telefonunla. Geçirdiğin zamanı kaliteli yaşamayı bil.
Daha çok hareket etsen çok şahane olur. Yıllar sonra ağrılı bacaklar, kıpırdamaya korkan bir bel istemezsin. Çünkü olur da 101 yaşına kadar yaşarsan gerçekten; evet, gezerek yaşamalı ve hoplaya zıplaya ölmelisin.
Olaylar karşısında karamsar olmak ve beklemek yerine "harekete geç!" Çünkü şikayet ederken boş boş durduğun sürece hiçbir şey değişmeyecek. Farklı şeyler dene, elinde patlasın boşver sen yine de dene. Farklı şeyler denemekten korkma. Aynı noktaya çıkacak olsa bile, olsun, sen bir şeyler yap. Boş boş durakta "otobüs de gelmedi." diye söylenmek yerine diğer seçenekleri değerlendirmek gibi düşün bunu. Aynı saatte evde olsan bile, en azından daha çok hareket etmiş, daha çok an yakalamış ve daha az söylenerek enerjini daha olumlu kullanmış böylece daha huzurlu, mutlu olmuş olursun.
Bazen bunu unuttuğunu görüyorum, unutma: Hayat sana daima senin için en iyi olanı sunuyor. Üst üste gelince tuttuğun her dal kırılmış elinde kalmış gibi olabilir, bunu olumsuz görme. Farklı şekilde bakmayı dene. Belki de gerekli olan bir yerlere asılı bir dal değil de, ilerlerken yolunda kullanışlı olacak bir sopadır.
Şimdilik bu kadar olsun bakalım. Bunları hayatında ilke haline getirene kadar her sabah bunları okuyarak güne başla, ilaveler oldukça yazarsın bize sevgili ben. Öpüyorum yanaklarından.
30 Mart 2016 Çarşamba
...
Hayat çok tuhaf.. Bir yerlerde ölen dedemin cenazesinde, çok mutsuz, çok üzgün annem ve babam var. Bense evde öylece oturuyorum.
Dedemi severdim, hatta son kez yanına gidişimde bolca sohbet etmiştik. Beni/bizi çok sevdiğini görebildiğim, yaşamının büyük bir çoğunluğundan pişmanlık duyan bir adamdı. Benim için, bahçesinde yetiştirdiği domatesleri bekletişi ve ben onları koparırken gözlerinde olan mutluluk çok canlı bir resim.. Ya da bizi yolcu ederken anneme sarılıp ağlaması.. Annemi severdi ama bunu ona pek belli etmezdi, klasik eski insan sendromu bu da belki de. Ama anneme kendini değersiz hissettirdiği için ona çok kızardım, hatta annem en son yanına gittiğinde onun için kendini çok hırpalamıştı, çok üzülmüştü yine ve dedem onu yanından yolcu ederken anneme yine kendini değersiz hissettirip onu daha da üzmüştü. Bu dedeme çok kızmama sebep olmuştu. Bencil bir adam demiştim, üzülme anne, insanlar çok bencil ve dedem de onlardan biri demiştim. Elinden geleni yaptın sen, toparlan ve eve dön demiştim anneme. Hatta haddim olmadığı halde, bunu belirleyecek kişi olmadığım halde eklemiştim, dedemin hak ettiğinden çok daha fazlasını yaptın sen onun için her zaman diye..
Belki de ben kötü bir insanım bilmiyorum, herkes kadar her insan kadar kötüyüm ve bencilim ya da.. Bağışlayıcı yanımı ne kadar geliştirmeye çabalasam da, bazı insanların bazı şeyleri hak etmediğini düşünüyorum çokça kere, bunu belirleyecek kişin olmadığımı da bile bile. Bunu değiştirmeye çalışıyorum, bu şekilde bakmak çıkarcılık ve bir nevi bencillik gibi geliyor çünkü; ama çok da beceremiyorum herhalde henüz. Annemse bu konuda hakikaten en büyük rol modelim. Dedemle çok güzel çocukluk anıları yok annemin, ya da annesi ile de. Onların sevgisini hissedemeden büyümüş annem, hatta daha kötüsü çoğu zaman aksi duyguyu hissederek belki de.. Ama annem, her ihtiyaçlarında hep yanlarında oldu onların, her zaman elinden geleni son damlasına kadar yapmaya devam etti, ediyor da. İşte bu çıkarsız sevgi öyle değil mi? En yücesi sevgi halinin..
Annem kadar iyi bir insan olmak istiyorum, belki zamanla..
Dün dedemin ölüm haberini alınca ağlamadım ben, üzüldüm ama sanırım ağlayacak kadar çok değil. Bilmem, belki biraz kızgındım dedeme diye, belki uzakta olmanın etkisi, bilemiyorum şimdi. Dedemle olan birçok anı canlandı gözümde, birkaç resim.. Sadece gözlerimi dolduracak kadar hüzün ve yutkunurken boğazımı acıtacak kadar acı hissettim. Ben dün annemin üzgün sesine ağladım, annemin acısına üzüldüm ben dün gece. Onun mutsuzluğuna ağladım.
Bugün dedemin cenazesi var, benden çok uzaklarda bir yerlerde toprağa karışacak dedem birazdan. Ve ben şu anda evde oturmuş, annem için üzülüyorum. Ve dedeme, yazarak veda ediyorum.
Dedemi severdim, hatta son kez yanına gidişimde bolca sohbet etmiştik. Beni/bizi çok sevdiğini görebildiğim, yaşamının büyük bir çoğunluğundan pişmanlık duyan bir adamdı. Benim için, bahçesinde yetiştirdiği domatesleri bekletişi ve ben onları koparırken gözlerinde olan mutluluk çok canlı bir resim.. Ya da bizi yolcu ederken anneme sarılıp ağlaması.. Annemi severdi ama bunu ona pek belli etmezdi, klasik eski insan sendromu bu da belki de. Ama anneme kendini değersiz hissettirdiği için ona çok kızardım, hatta annem en son yanına gittiğinde onun için kendini çok hırpalamıştı, çok üzülmüştü yine ve dedem onu yanından yolcu ederken anneme yine kendini değersiz hissettirip onu daha da üzmüştü. Bu dedeme çok kızmama sebep olmuştu. Bencil bir adam demiştim, üzülme anne, insanlar çok bencil ve dedem de onlardan biri demiştim. Elinden geleni yaptın sen, toparlan ve eve dön demiştim anneme. Hatta haddim olmadığı halde, bunu belirleyecek kişi olmadığım halde eklemiştim, dedemin hak ettiğinden çok daha fazlasını yaptın sen onun için her zaman diye..
Belki de ben kötü bir insanım bilmiyorum, herkes kadar her insan kadar kötüyüm ve bencilim ya da.. Bağışlayıcı yanımı ne kadar geliştirmeye çabalasam da, bazı insanların bazı şeyleri hak etmediğini düşünüyorum çokça kere, bunu belirleyecek kişin olmadığımı da bile bile. Bunu değiştirmeye çalışıyorum, bu şekilde bakmak çıkarcılık ve bir nevi bencillik gibi geliyor çünkü; ama çok da beceremiyorum herhalde henüz. Annemse bu konuda hakikaten en büyük rol modelim. Dedemle çok güzel çocukluk anıları yok annemin, ya da annesi ile de. Onların sevgisini hissedemeden büyümüş annem, hatta daha kötüsü çoğu zaman aksi duyguyu hissederek belki de.. Ama annem, her ihtiyaçlarında hep yanlarında oldu onların, her zaman elinden geleni son damlasına kadar yapmaya devam etti, ediyor da. İşte bu çıkarsız sevgi öyle değil mi? En yücesi sevgi halinin..
Annem kadar iyi bir insan olmak istiyorum, belki zamanla..
Dün dedemin ölüm haberini alınca ağlamadım ben, üzüldüm ama sanırım ağlayacak kadar çok değil. Bilmem, belki biraz kızgındım dedeme diye, belki uzakta olmanın etkisi, bilemiyorum şimdi. Dedemle olan birçok anı canlandı gözümde, birkaç resim.. Sadece gözlerimi dolduracak kadar hüzün ve yutkunurken boğazımı acıtacak kadar acı hissettim. Ben dün annemin üzgün sesine ağladım, annemin acısına üzüldüm ben dün gece. Onun mutsuzluğuna ağladım.
Bugün dedemin cenazesi var, benden çok uzaklarda bir yerlerde toprağa karışacak dedem birazdan. Ve ben şu anda evde oturmuş, annem için üzülüyorum. Ve dedeme, yazarak veda ediyorum.
27 Ocak 2016 Çarşamba
hayatı yükseltmeyi seçmek?
Herkesin herkesten şikayet etmesinden şikayet ederken buldum kendimi. Oysa hiç istemediğim bi' şey şikayet ülkesinin bir üyesi olmak!
İnsanlarını ona göre mi seçmeli insan? Şikayet etme alışanlığı bulaşıcı mı? Öyle sanırım, olumlu düşünenlerle yaşadıkça olumlu düşünmeye başlamaktan daha etkili hatta olumsuzluk. Kötülük daha çabuk mu bulaşır iyilikten?
Hayat kalitemi yükseltmek benim elinde aslında değil mi? İpleri bir türlü elime alamıyorum sadece.
Bundan sonra şikayeti çıkarmayı seçiyorum hayatımdan. Artık herhangi birinden ya da bir olaydan şikayet etmeyeceğim; bir şekilde düzelmeye çalışacağım eğer mümkün ise, baktım yapamıyorum, öylece bırakacağım. Ama hayır, artık şikayet etmek yok! Bu olumsuzluğu bulaştırma zincirini kırmayı seçiyorum ben. Çünkü zincir giderek uzuyor, dahil oldukça büyüyor ve ben bunum bir halkası olmak istemiyorum.
Ne kadar çok iyilik yaparsak o kadar çoğalır iyilik. Ne kadar olumlu bakar ve konuşursak o kadar çoğalır güzellik! Ve ben yolumu bu yönde çizmeyi seçiyorum bu andan itibaren.
Sevgi olsun temelinde her şeyin! Sevgi ve hoşgörü!
İnsanlarını ona göre mi seçmeli insan? Şikayet etme alışanlığı bulaşıcı mı? Öyle sanırım, olumlu düşünenlerle yaşadıkça olumlu düşünmeye başlamaktan daha etkili hatta olumsuzluk. Kötülük daha çabuk mu bulaşır iyilikten?
Hayat kalitemi yükseltmek benim elinde aslında değil mi? İpleri bir türlü elime alamıyorum sadece.
Bundan sonra şikayeti çıkarmayı seçiyorum hayatımdan. Artık herhangi birinden ya da bir olaydan şikayet etmeyeceğim; bir şekilde düzelmeye çalışacağım eğer mümkün ise, baktım yapamıyorum, öylece bırakacağım. Ama hayır, artık şikayet etmek yok! Bu olumsuzluğu bulaştırma zincirini kırmayı seçiyorum ben. Çünkü zincir giderek uzuyor, dahil oldukça büyüyor ve ben bunum bir halkası olmak istemiyorum.
Ne kadar çok iyilik yaparsak o kadar çoğalır iyilik. Ne kadar olumlu bakar ve konuşursak o kadar çoğalır güzellik! Ve ben yolumu bu yönde çizmeyi seçiyorum bu andan itibaren.
Sevgi olsun temelinde her şeyin! Sevgi ve hoşgörü!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)