26 Haziran 2015 Cuma

değişim.

Bi' şeyler çılgın bi' şekilde değişiyo... Bu değişim tam anlamıyla bi' güven duygusu verirken, bir yandan da korkutuyo. Bunca karmaşayı aynı anda yaşamayalı olmuştu epey! Geçmiş ve gelecek arasına sıkıştığım birkaç günden ya da belki haftadan sonra, şimdi burdayım, şimdide!

Üzüldüğüm insanlar var geçmişte, birkaç tane. Bir yandan bir şekilde düzeltmek isterken geçmişi, bir yandan da dönmek istemiyorum geriye. Ben demez miydim hep; "Geçmişe mazi!" diye. Geçmeyince de geçmiyo işte; ama hayır. İnsan durmayı bilmeli öyle değil mi? Düzelmesi gerekiyosa bir şeylerin, bu kez ben gitmeden olsun. Bu kez geçmiş bana gelsin, geçmemişse madem. Eğer geçmişse de, evet, geçmişe mazi be canım!

Neresinden tutsan elinde kalır ya bazen, öyle oldu işte. Hatalarım yok demiyorum, insanım ki ben de, kimi zaman atom karınca sansam da kendimi, kimi zaman iyimserlik abidesine dönüşsem de, insanım ben neticesinde, kimi zaman kötü de olan.. Küçücük bi' şeyim de üstelik! Yorulabiliyorum ben de, neresinden tutsan elinde kalmalardan, bunu defalarca yaşamaktan. Düzelsin istiyorum bi' şeyler; ama olmayınca olmuyo işte. Zorlasan da, olmayası varsa bir şeyin olmuyo. Zorladıkça daha mı çok kırılıyo bilmiyorum. Ama belki de bozuk ama var olmasındansa, zorlayıp kırmak ve hiç olmaması daha iyidir. Bilmiyorum.

Bu aralar bilmediğim çokça şey de var işte böyle. Neydi dostluk? Arkadaşlık? Kardeşlik? Bilmiyorum mesela. Neydi karşılıksız vermek, anlamak, sevmek? Bilmiyorum.. Korkuyorum. Bir yandan da çok cesur hissediyorum kendimi, hayata dair hep olduğu gibi "güven" dolu hissediyorum; ama aynı zamanda delicesine korkuyorum. Huzurun en saf halini yaşarken kimi zaman, kimi anlarda da huzursuzluk denizinde buluyorum kendimi.

Nerde miyim şimdi? Bunu da bilmiyorum.

Evet, seviyorum. Belki de elimdeki tek bilinen budur.

"Sevgi" temelli bir hayat istiyorum. Her şeyin temelinde 'iyi niyet' olsun. İşte o zaman şahane olabilir her şey! Geçmiş zamanların birinde bir cin gelse ve üç dilek hakkı verse, dileklerimden biri "Herkes iyi niyetli olsun!" olur demiştim. Üstelik üç dileğimin sadece ikisini kullanacak kadar da kanaatkar biriydim o gece. Herkes iyi niyetli olsa, hiç kötülük kalmazdı belki dünyada?

Özlüyorum. Çocuk beni... Şımarık küçük kız sanıldığım o üniversitenin ilk yıllarını, daha saf zamanları..

Ve

"Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum."


Not: Eskilerden demişim bunu ben; ama nasıl da uymuş şimdiye de :) Hayat.

"Hayat yükselen bir daire,
Hep aynı yerlerden geçiyoruz,
Farklı yüksekliklerde."

Vardı di mi buna benzer bir şey?

22 Haziran 2015 Pazartesi

paylaşımın gücü adına

"Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?" -Dostoyevski- üstad bile çözememiş ki dedi arkadaşım. 

Arkadaşım demek az ona, o benim dostum. Bugünlerde kafamın bu kavramlarda karışık olması bunu değiştirmez, dahası bu kavramlar da hiçbir şeyi değiştirmez ya da göstermez ya, neyse... Hani olur ya, uzaktan da yanında olur bir şekilde hep, hani seni sever ya, koşulsuz, çıkarsızdır ya ilişkiniz ve sağlamdır, içtendir ya hani, işte o o insanlardan biri benim için.

Anlayamadığım insanları da sevmeye karar verdim.

“ İnsanlarımı seviyorum.” diyor Nazım Hikmet. “ Bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum.”

Kaybedemem ben de güvenimi, inancımı yitiremem insana. Sevgimi sınırlayamam. Mutluyum ve mutlu olmak istiyorum bundan sonra da. İnanmak insana...



20 Haziran 2015 Cumartesi

İn_san/mak

Oysa ki daha birkaç gün önce bir kez daha tecrübe etmişti; çok mutlu ya da çok mutsuzken söz ya da karar vermemeliydi insan. İnsan... Anlayamadığı canlı. 

Kolaydı çiçeklerle arkadaş olmak, konuşmak onlarla ya da dost olmak bir ağaçla. Ve hatta kirpiyle, karıncalarla anlaşmak kolaydı da, insan çok zordu işte, anlaması ve anlaşması çok zordu onun için insanla... Hep aynı şeyi yaşadığı halde anlayamıyordu insanı, insanın bu hoyratlığını. Anlayana kadar aynısını sunacaktı belki de hayat ona, o anlamamakta inat ettikçe hayat ona anlatmakta ısrarcı olacak, yine yine yine, aynı şeyi sunacaktı belki... 

İnsan... Emek vermeyi sevmeyen, hep bekleyen, beklentisi karşılanmayınca da hoyratça vurup giden şey. Canlı diyemedi o anda insana, çünkü ölüydü bir çoğu, ruhu çoktan ölmüştü, o yüzden yaşayanı görünce dayanamaz vurup giderdi işte. 

Küçük Prens kitabını severdi çok, birçok yeni şey bulurdu her seferinde o kitapta, cümleleri her okuduğunda farklı anlamlara gelir, dünyasını bir kez daha aydınlatırdı onun. O kitapta çok sevdiği yerlerden biri de tilkiyle olan konuşmasıydı Küçük Prens’in...

"İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."

Konuşmanın devamında;

"Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
"Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
"Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.

İnsanların artık emek vermediklerini, çıkarlarının bittiği anda arkadaşlığı sürdürmeye gerek duymadan yakıp yıkıp gittiklerini görmüştü çokça kere. Düşünüyordu, bunu bunca çok yaşadığına göre, onda mı vardı bir terslik diye...

Çok mutluyken ya da çok mutsuzken söz ya da kadar vermemeliydi insan, yazmamalıydı da belki de; ama o zaman nasıl yaşardı ki o? Anlayamıyorken, kime anlatabilirdi kendinden başka? Bir kez daha olmuştu işte, her şeyin, dost sandıklarının bile geçici, çıkarcı ve bencil olduklarını bir kez daha yaşamıştı. Kötü yanıysa, yine anlayamayışıydı!

Üzgündü sadece, çok üzgün. Hayatın sunduğu güzellikleri görünce gülümseyemeyecek kadar, gözleri acıyana kadar ağlayacak kadar üzgün... Neden böyleydi ki?

Korkuyordu, insana olan inancını sarsanlardan, inancını tamamen yitirmekten ve ölmekten... Onlar gibi olmaktan, ölü bir yaşamdan korkuyordu!



Sonra müzik kutularını dinlemeye başladı, sırayla... İyi geldi ona, çünkü sevgiydi hayatında olmasını istediği şey, ve o müzikler onun için saf sevgiydi. Sevgi..