20 Haziran 2015 Cumartesi

İn_san/mak

Oysa ki daha birkaç gün önce bir kez daha tecrübe etmişti; çok mutlu ya da çok mutsuzken söz ya da karar vermemeliydi insan. İnsan... Anlayamadığı canlı. 

Kolaydı çiçeklerle arkadaş olmak, konuşmak onlarla ya da dost olmak bir ağaçla. Ve hatta kirpiyle, karıncalarla anlaşmak kolaydı da, insan çok zordu işte, anlaması ve anlaşması çok zordu onun için insanla... Hep aynı şeyi yaşadığı halde anlayamıyordu insanı, insanın bu hoyratlığını. Anlayana kadar aynısını sunacaktı belki de hayat ona, o anlamamakta inat ettikçe hayat ona anlatmakta ısrarcı olacak, yine yine yine, aynı şeyi sunacaktı belki... 

İnsan... Emek vermeyi sevmeyen, hep bekleyen, beklentisi karşılanmayınca da hoyratça vurup giden şey. Canlı diyemedi o anda insana, çünkü ölüydü bir çoğu, ruhu çoktan ölmüştü, o yüzden yaşayanı görünce dayanamaz vurup giderdi işte. 

Küçük Prens kitabını severdi çok, birçok yeni şey bulurdu her seferinde o kitapta, cümleleri her okuduğunda farklı anlamlara gelir, dünyasını bir kez daha aydınlatırdı onun. O kitapta çok sevdiği yerlerden biri de tilkiyle olan konuşmasıydı Küçük Prens’in...

"İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."

Konuşmanın devamında;

"Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
"Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
"Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.

İnsanların artık emek vermediklerini, çıkarlarının bittiği anda arkadaşlığı sürdürmeye gerek duymadan yakıp yıkıp gittiklerini görmüştü çokça kere. Düşünüyordu, bunu bunca çok yaşadığına göre, onda mı vardı bir terslik diye...

Çok mutluyken ya da çok mutsuzken söz ya da kadar vermemeliydi insan, yazmamalıydı da belki de; ama o zaman nasıl yaşardı ki o? Anlayamıyorken, kime anlatabilirdi kendinden başka? Bir kez daha olmuştu işte, her şeyin, dost sandıklarının bile geçici, çıkarcı ve bencil olduklarını bir kez daha yaşamıştı. Kötü yanıysa, yine anlayamayışıydı!

Üzgündü sadece, çok üzgün. Hayatın sunduğu güzellikleri görünce gülümseyemeyecek kadar, gözleri acıyana kadar ağlayacak kadar üzgün... Neden böyleydi ki?

Korkuyordu, insana olan inancını sarsanlardan, inancını tamamen yitirmekten ve ölmekten... Onlar gibi olmaktan, ölü bir yaşamdan korkuyordu!



Sonra müzik kutularını dinlemeye başladı, sırayla... İyi geldi ona, çünkü sevgiydi hayatında olmasını istediği şey, ve o müzikler onun için saf sevgiydi. Sevgi.. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder